Ana Sayfa Köşe Yazısı Forma Numaraları, 10 Numara ve Kara Delikler…-Selim Dündar

Forma Numaraları, 10 Numara ve Kara Delikler…-Selim Dündar

Paylaş

Son dönemde ‘eskiden’ diye başlayan cümle kuranlar çoğaldı. Evet belki artık biraz yaş aldık ve bundan dolayı ‘eskiden’ diye başlamak normal ama bakıyorum bugün artık genç yaş grubu da ‘eskiden’ diye başlayan cümleleri daha sık  kuruyorlar…

Eskinin çekiciliği şuydu ki, kurgusal, hesabi değildi. Kıymet bilinirdi. Meşakkat, zorluk, emek, sabır, tahammül gibi kelimelerin önemli olduğu yıllardı. Şimdiki gibi haftada 20 maçı televizyondan izleme olanağın yoktu. Film, internet, çok kanal dönemi değildi. İnsanların hafta sonu en büyük eğlenceleri ya topluca pikniğe gitmek ya da maça gitmekti. Koca hafta boyunca hafta sonu oynanacak maç beklenirdi. Maça şimdikinden daha erken gidilirdi. Kuyruk olurdu. Passoligi bırak, biraz küçük olunca bir büyüğün yanında ‘beleş’ maça girilirdi. Paran çoksa sucuk-ekmek, azsa çeman-ekmek alınırdı. Şemşamer (çekirdek) ise vazgeçilmemizdi. Artık hiçbir yerde ‘buz gibi soğuk su içen’ diyen de yok. Bazen maçı beklerken, tezahüratlar bitince, ortalığı bir çekirdek sesi kaplardı. Maçlara erken gidilmesinin bir diğer nedeni de, asıl maçtan önce her iki takımın PAF takımının maçı olurdu. Aslında bugün düşündüğüm zaman, asıl müsabakadan önce ‘dolu tribünler’ önünde oynanan PAF maçları, o genç oyuncular için ne büyük bir motivasyon oluyormuş. Üstelik şimdi sorsanız genç takım oyuncularını çoğu bilmez. O zaman herkes izlediği için PAF oyuncuları da bilinirdi. Dolayısıyla kamuoyunun ortak görüşü ile kimlerin yetenekli ve A takıma çıkabilecek meziyette olduğu tespit edilebilirdi. Kulaktan kulağa iyi oyuncular daha PAF takımda isim yapardı. Benim PAF’tan hatırladığım en eski oyuncu Tuğrul’dur (1963 doğumlu Tuğrul Yaralı). Daha sonra İsmail Doğan ve Seyit Cem Ünsal’ları hatırlıyorum. Ardından Kemal Dulda, Erdinç Yavuz, Kamber Arslan’lar, sonra Mehmet Topuz ve İlhan Parlak’lar… O dönemde oyuncu daha PAF’ta oynarken meşhur olurdu. 18-19 yaşında bir oyuncu için ne güzel bir his bu.

O dönemler talebe önlükleri siyahtı. Tıpkı hakemlerin giydiği formalar gibi. Hakemler siyah giyerdi. Futbolcuların isimleri formada yazmazdı. Forma numaraları 11’e kadardı. Yedek kaleci 12 numarayı giyer, yedekler 16’da biterdi. Aynı isimden oyuncular “Küçük”, “Büyük” diye ayrılırdı. Bu adlandırma bazen yaşa göre bazen boya göre yapılırdı. Aynı isimden üçüncü biri olursa, soy ismi ile söylemek akla gelmediğinden olsa gerek örneğin “Şenol 3” veya “Sedat 3” diye isimlendirilirdi. Kimbilir belki de bugün kimsenin kişisel verisinin öneminin kalmadığı bu döneme ters şekilde, kişilerin kişisel verisine ve mahremiyetine önem verilir ve soyadları hemen söylenmezdi.

Sahi geçen hafta Lucescu, Türkiye’de herkes ’10 numara’ giymek istiyor dedi. Gerçekten de futbolda 10 numaranın önemi başkadır. Küçükken herkes kendisine 10 numara forma aldırmak isterdi. PAF takımda herkes 10 numarayı giymek ister, herkes 10 numaranın oynadığı bölgede oynamak isterdi. Pele, Maradona, Platini gibi oyuncuların 10 numarayı giymesi elbette bu numarayı meşhur etmişti. Yoksa ’10 numara’ daima bugün algılandığı şekliyle ‘forvet arkası, serbest oyuncu’ şeklinde bilinmiyordu.

 

Futbolda ilk başta futbolcuların formasında ne isim, ne numara yazıyordu. 1930’lu yıllarda ilk kez forma numaraları yer almaya başladı. Bu dönemde forma numaraları futbolcunun mevkisini verirdi. Elbette bu mevkiler takımların dizilişlerine göre geçerlilik kazanırdı. Örneğin 1925’e kadar 2-5-3 sistemi hakim olarak uygulanıyordu. Futbolun tek amacı strateji yapmadan golü bulmaya çalışmaktı. Bu dönemde forma numaraları şu şekildeydi:

Kaleci 1 numara, sağ bek 2 numara, sol bek 3 numara, 4,5,6 numaralar sağ, sol ve merkez half, 7-8-9-10 ve 11 numaraları ise hücum gücünü oluştururdu. Daha sonra  klasik 4-4-2 oynanmaya başlamasıyla defansın ortasını 4 ve 5 numaralar oluştururdu. 6 numara defansa dönük orta saha oyuncusuydu. 6 numara bazen defansın ortasında da oynardı. 7 numara sağ kanat, 11 numara sol kanat idi. Orta göbekte 6 ve 8 numaralar oynardı. 9 numara en ileri uçta santrfordu. 10 numara ise forvet veya forvete yakın oynayan ikinci golcüydü. Yıllarca futbolda taktikler, dizilişler bu temel forma numaralarına göre yapıldı. Ta ki 1995’li yıllarda forma numaralarının 1’den 99’a kadar serbest bırakılmasına kadar. Daha sonra forma numaralarına futbolcu isimleri de yazılmaya başladı. Belki yaşanan çağın kaos, hengame arasında nefes almaya çalışan görüntüsüne bu karışık numaralandırma sistemi daha uygun…

10 numaralar içinde bazıları çok ünlü oldu. Örneğin Tanju Çolak…Fenerbahçe’ye gidince Gerson ve Oğuz ile 10 numara krizi yaşandı. Tanju da 9 numarayı giydi. Kayserispor’da Muammer Nurlu 10 numara oynardı. Ancak bazı 10 numaralar Oğuz gibi, Alex gibi orta sahada oyuncu kurucu ve gole yakın oynarken, bazı 10 numaralar Tanju gibi, Muammer gibi, Serkan Aykut gibi, orta sahada kendini kaybettirip, asıl mevki olarak golcü oynayan tipte oyunculardı.

Bugün gelinen noktada futbolda koşu mesafeleri arttı. Herkes çok koşmak durumunda. Maç başına herkes 9-10 km’den aşağı koşmuyor artık. Kaleciler bile maç sonu bakıldığında 5-6 km koşmuş görünüyor. Ancak elbette, bu koşma değil. Yer değiştirilen mesafeleri gösteriyor. Bana göre futbol fizik olarak daha zorlaşmasına rağmen yetenekli oyuncuların da bu sistem içinde azaldığı bir döneme girdi. Eskiden yetenek takdir edilirdi. PAF takımı maçlarında en öne çıkan oyuncular, iyi pas atabilen, çalım atabilen, gol yapabilen, vole, rövaşata ile gol atabilen oyunculardı. Daha o zamanlardan bu yetiler takdir edilince, oyuncu da bu meziyetlerinin üstüne daha çok gidiyordu. Bugün öyle değil. Yeni sistemde çok güçlü olacaksın, makine gibi hiçbirşeyden etkilenmeyeceksin ama yeteneğini de bu arada geliştirmeyi başaracaksın. Messi ve Ronalda gibi. Ama öyle oyuncular da maalesef az çıkıyor.

1945 doğumlu Mircea Lucescu’nun milli takımı gençleştirme haberlerini gülerek izliyorum. Zaten Çağlar, Enes, Okay, Kaan Ayhan, Yusuf Yazıcı, Emre Mor ve Cengiz Ünder milli takımda yer almıyorlar mıydı? Bizim sorunumuz sistem ve devamlılık sorunu. Bütün takımlarda, asgari bir alt yapı düzeni oluşturmadan, alt yapılardan üst takımlara, hem kulüp düzeyinde hem milli takımlar düzeyinde oyuncuların  düzenli olarak forma giyerek gelmeleri ve buralarda kalıcı olmalarını sağlamak gerekiyor. Oyuncuların zor durumlarda, yıpranmadan, karamsarlığa düşmeden işine bağlılığını geliştirmek gerekiyor. Teknik direktörlerin hep aynı kişilerden olduğu düzen de bitmeli. Daha genç, genç oyunculara cesaretle şans verebilecek isimler takımları yönetmeli. Örneğin Ümraniyespor’u çalıştıran Bayram Bektaş gibi. Genç oyuncular da aklına başına almalı. Herşeyin para olmadığını, sürekli oynayarak uzun vadeli başarı sağlanabileceğini unutmamaları gerekiyor. Geçen sezonlarda Kayserispor’da oynayan Sinan Bakış örneğin 1994 doğumlu ancak 2 sezondur Bursaspor’da top oynamıyor doğru dürüst. Oysa Kayserispor’da kalsaydı belki de daha çok oynayacak ve futbolunu geliştirerek bugün A milli takımda oynuyor olabilecekti.

Ancak hemen üzülüp, hemen umutlanıyoruz. Nostaljiden kalan ve halen devam eden en büyük huyumuz bu. Lucescu için de umutlanıyoruz. Ondan önce Hiddink için de umutlanmıştık.

Dünya bile neye inandığının farkında değil. Bir proje olarak makine gibi, daha doğduğu tarih için Galileo’nun ölüm tarihi, öldüğü tarih için de Einstein’in doğum tarihi gibi uydurmalarla, garip safsatalarla bir ‘ateist’ efsane oluşturuldu: Stephen Hawking. 21 yaşına gûya ALS hastası oluyor ama 76 yaşına kadar yaşıyor. Hareketsiz, konuşmadan onlarca kitap ve yüzlerce makale yazıp, dünyayı da etkileyen ve sürükleyen düşünceler üretiyor. Kimse kim bu adam, gerçekten bu kitapları o mu yazıyor demeden, hiçbir kitabını okumadan, onu efsane ilan ediveriyorlar. Zeki Demirkubuz’un filmlerinde çok kullandığı televizyon açıkken orada dönen hikayeler ile göndermeler yapar. Adamın kendi hayatı filmden beterdir ama oturup televizyondaki filme ağlar mesela. Gözlerini ve zihnini ekrandan kendi hayatına çevirip bakmaz, belki bakamaz…İnsanlar kendi ‘kara deliklerini’ görmeyip, nasıl bir yaşam sürdüklerini, farkındalık içinde bir hayat mı, sürüklenen bir hayat mı sürdüklerini sormaya daha cesaret edemiyorlar…Güzel olmak çoktan kalbi birşey olmaktan tamamen kopmuş. Şimdi herkes ‘güzel’. Mutluluk desen, kimse ne olduğunu bilmiyor ama herkes peşinden koşuyor. Oysa peşinden koşulması gereken güzel hasletler, fedakarlıklar, sevgi, vefa, sabır, inançlarımız değil mi?

Neyse inşallah bu hafta Fenerbahçe’yi iyi bir oyun ile yener, moral depolarız:)…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here